MİLLİYET BLOG TATİL

    Sayfamın bu kısmına hepiniz hoşgeldiniz.
  
  Bu bölümde sizlerle Milliyet Tatil gazetesinde yazmış olduğum yazıları paylaşmaya çalışıcam. Yazılarım, paylaşımlarım sadece dalış üstüne olmamakta. Her  konu ile ilgili kendi tecrübe ve düşüncelerimi sizlerle en açık ve net bir şekilde paylaşmaya çalışıyorum. Yeni yazılarımı her perşembe Milliyet tatil bölümünde  yayınlamaktayım.Cuma günleri ise de YouTube kanalıma yeni videolar, gerek Scuba ile ilgili bilgi amaçlı olsun, gereksede sualtında çekmiş olduğum canlılığı ve  eko sistemi sizlerle paylaşmaya çalışmaktayım. Bir deniz aşığı olarak, dalışı insanlara sevdirebilmek, yaşadığımız coğrafyanın aslında ne kadar güzel olduğunu  ve zenginliklerini sizlerle paylaşabilmek adına, düşüncelerimi, bakış açımı ve birikimlerimi sizlerle paylaşmaktayım.Üç tarafımızın, hatta bir iç denizde olan  Marmara denizini de katarsak dört tarafı denizlerle çevrili bir cevher üstünde yaşadığımızın farkında değiliz. Kişisel amacım, bunu tanıtabilmek,insanları  olabildiğince doğa ile buluşturabilmek ve o şekilde yaşamaya alıştırabilmek.

    Malesef doğadan çok uzak duruyoruz. Denizlere, öcü gibi bakıyoruz. Çocuklarımızı, doğa içinde büyütmüyoruz, sonrasındada sağlık bekliyoruz, hayatımızın  hep mutlu geçmesini diliyoruz. Ama bunun içinde hiçbir şekilde çaba göstermiyoruz.


    Lafı fazla uzatmadan yazılarımı bir bir sizlerle paylaşmak istiyorum...
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

İnsan Yaşam Mutluluk ve Para

Merhabalar…!

Bugün sizlere “Doğa ve İnsan “ yazımın devamı olarak kabul edilebilecek” İnsan, yaşam ve para” üçlemesi ile ilgili gözlem ve düşüncelerimi paylaşmaya çalışacağım.

Öncelikle insan hayatında sizce para denen kağıt , değerli madenlerden oluşan güç ya da kavram olmalı mıydı? Olmazsa olmaz mıydı sizce?

Bana göre olmasaydı insanlar çok daha iyi , daha mutlu olurdu. Neden derseniz, şöyle bir etrafınıza bakın gerçekten mutlu kaç kişi gösterebilirsiniz? Bitmeyen istekler ve doyumsuzluk mevcut… Zalimlik, zorbalık, savaş, bütün bunların insanoğlunda toplandığını görmekteyiz. İyide neden böyleyiz yada neden böyle olduk ?

Birinci ve en büyük sebeplerden biri, doğadan kendimizi soyutluyarak yaşamaya başlamiş olmamız ve zaman içinde de teknolojinin ilerlemesiyle iyice doğadan kopuk hale gelmemiz. Doğanın ve diğer bizim dışımızdaki bütün canlıların bize itaat etmesi düşüncesiyle doğayı katletmemiz. Bunun yapmış olduğumuz en büyük hatalardan biri olduğunu düşünmekteyim. Kendimizi doğadan uzaklaştırıp yaratmış olduğumuz yapay, suni bir dünyanın içine sıkıştırıp, herşeyin insanoğlu için yaratıldığını sanıp ve hırslarımızın esiri olup, hunharca kullanarak, her şeyi elde etmenin mutluluk getireceğini düşünerek ve bunu da bir sonraki nesile , çocuklarımıza bu şekilde aktararak mutluluğu yakalayacağımızı ve yaşatabileceğimizi sanıyoruz. Bunun insanoğlunun büyük yanılgılarından biri olduğunu düşünmekteyim. Gerek toplumsal normlarda ve gerekse çevresel faktörlerde çocuklarımızı bir birey olarak büyütemediğimizi gözlemlemekteyim. Çocukların kendi becerileri , yetenekleri ve kişisel gelişimleri , idealleri gözardı edilerek kendi isteklerimizi onlara dayatarak büyütmeyi tercih ediyoruz. Yani ; “aman kızım, oğlum, iyi bir okulu bitir, daha sonra bol maaşlı bir işe gir gibi…”. O çocuğun hayalinin ne olduğu kimin umurunda… Önemli olan BOL MAAŞ ! Hep ön plana çıkan MADDİYAT ! Sonra, mutsuz olmuş ya da sıkılmış ailenin umurunda bile olmamakta ve iş bulunup maddi koşullar sağlandıktan sonra hemen evlenip çoluk çocuğa kavuşmasını istemek. Peki sonra...?!

  Ne sonrası işte bu kadar… Çocuk daha doğmadan evvel , onun için hayat aile tarafından çizilmiş bile. Bu malesef toplumumuzda bana göre yapılan en büyük hatalardan biridir. Çünkü bu doğrultuda o çocuk robotik bir yaşam yaşamiş olduğundan, hayatını kurduktan sonrada olan bitenden bir haber olmuş olacaktır. Herkes vizyonu kadar, farkındalığı kadar hayatı gözlemleyebilir. Belki bu çocuğun hayali Everest tepesine çıkmaktı, ya da Marianna çukuruna inmekti, ya da çok iyi bir sanatçı olmaktı. Sadece anne,baba egosu yüzünden önü kesilmiş, hayalleri,istekleri yok edilmiş ve mutsuz bireyler karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de insanların kaçta kaçı istediği hayatı planlayıp çalışmaktadır sizce ? İnanın o kadar az ki… Bu tabi bahse konu etkenlerden sadece biri.

  Diğer etkenlerden biri de çevre koşulları… Aman komşu şöyle der, aman bu görürse böyle olur gibi zırvalıklarla, o bireyin bütün özgürlüğü yok edilmiş olur. Her canlı özgür ve hür yaşamalıdır. Şahsen, insanoğlu dışındaki bütün canlıların bir misyonu bir görevi olduğunu düşünürüm. Çünkü doğa bu dengeyi, matematiği öyle güzel yönetir ki, algımız bunu kavramakta bazen güçlük çekebilir. Son bir tür olarak bu dengenin acaba neresinde olduğumuzu hep düşünmeteyim. Niye varız ? Asli görevimiz bu dünyayı yok edip, tüketmek mi acaba ? Eminim ana görevimiz oksijeni alıp karbondioksite çevirmek değildir diye düşünüyorum. Ama paranın keşfinden bu yana her şeyi endüstriyel ortamda daha fazla tüketip yok etmektende başka birşey yaptığımızı görememekteyim. Belki diyeceksiniz; olur mu öyle şey, işte teknoloji geliştiriyoruz, modern evlerde oturuyoruz, spor arabalarımız var v.s. v.s...

Peki bunların hepsi sizi gerçekten mutlu ediyormu ?

Gerçek multluluk bu mu sizce ?

Yoksa Polyanna’cılığa devam ederek mi yaşayacağız ?

Bu daha ilk olarak iş hayatımızdaki maskelerle başlamakta. Düşününki bir iş ve çekilmez insanlar var etrafınızda ve her sabah günaydın diyor, onların dediklerine kulak veriyor ya da veriyor gibi yapıp, yalandan gülmeler, hoplamalar, taklalar atarak günü bitirmeye çalışıyorsunuz. Bütün gün onu bunu çekiştirerek geçirip, çekiştirdiğiniz kişiler geldiğinde de hemen sevecen, melek modunuza dönüp onlara kendinizi sevdirmeye çalışıyorsunuz. Ne saçma ve boş şeyler aslında. Sizce de öyle değilmi ?

Peki neden yapıyorsunuz bunları?

Genel müdürünüze ve üstlerinizin sizi sevmesi, kollaması, yada maaş zammı olduğunda sizi pas geçmemeleri için mi ? Yada bütün gün şirkette şaç, sakal dolanırken, bir yeni açılıcak pozisyona başvurduğunuzda jilet gibi takım elbise ile görüşmeye gelmeniz mi sizi motive yada mutlu eden ? Neyi saklıyorsunuzki ? bir ayıbınız mı var ki, o gün farklı görüşmeye geliyorsunuz ?

Açıkçası bana çok komik ve anlamsız gelen şeyler bunlar ve aynı zamanda da insan bedenini gereksiz yere yoran davranış biçimleri bunlar. O noktada ben Genel Müdür’ün yerinde olsam karşımdaki kişinin olduğu gibi görünmesini davranmasını isterim .Tabi ki burada “ego “denen başka bir yaratık çıkıyor ortaya. Çünkü Genel Müdür’ün Genel Müdür olduğunu hisettmesi lazım öyle değil mi ?! Düşünün, ne kadar çok maske varki üstümüzde. Saçma sapan ismimizin önüne gelen ünvanlar ve daha birçokları gibi…

İşi bitirip ve evinize dönünce ise başka bir yalanın içinde bulursunuz kendinizi ve aileniz varsa ona bu sefer iş hayatınızı yansıtmamaya çalışır gülen suratlar yaparsınız, (ya da yansıtıp tepki de alamayabilirsiniz ) ve bunun gibi daha bir çok şey...

Mazallah iç dünyanızı yansıttı iseniz ; Eyvah, ne oldu ! Ne bitti ? Neden böylesin ? gibi birden kendinizi sorgulama ile karşı karşıya bulabilirsiniz. İşte bunların hepsi aslında bizim yaratmış olduğumuz sanal oyuncular ve onun içinde savrulup gittiğimiz bir yaşam döngüsü.

Çok zenginim, herşeyim var ama ,vizyonum yok.

Çünkü eve geldiğimde elime kumandayı alıp, bana dayatılan saçma sapan programların bombardımanına uğruyorsun. Ya da hafta sonu olduğunda kendilerini herhangi bir AVM ye kapatıp,vakit öldürmek ve yaşadığını sanan insanların arasına katılıyorsun. Maalesef … ! Oysa mutlu olmak zor bir şey değil. Doğaya karışmak, yeşilin altında kuş sesleri ile uyanmak ya da sevdiğiniz arzu ettiğinizi yapmak. Ancak bunu yapmayıp yıllarca çalışıp biriktirdiğimiz serveti hastanelere, doktorlara vermekteyiz. Biz buna yaşıyoruz diye bakıyoruz, oysa öldüğümüzün farkında bile değiliz. İki örnek paylaşıyım sizle 20 Kasım 2003 iki büyük bombalı saldırılardan, birtanesinin içinden kurtulanlardan biriyim. Bir bakıyorsun sabah günaydın dediğin insanların çoğu 5 saat sonra paramparça olmuş… 1999 Gölcük depremi 60sn… işte yaşam 60 saniyede bazılarını aldı götürdü, bazılarının bütün servetini, işini, aşını yok etti. Hayat benim için aslında bu 60saniye. Belki bu yazıyı yazarken bile sizlerle paylaşamıyabilirimde.

Bu yüzden çocuklarınızı bir doğa , hayvan sever olarak yetiştirin, bir para makinası olarak değil. Ben bir dalgıcım ve dünyanın hemen her yerinde, bir çok noktasında dalış yaptım ve yapmaya, keşfetmeye devam etmekteyim. Ve ömrüm yettiği sürece de bunu yapmaya devam edeceğim. Kimse beni silah zoruyla suya sokmuyor. O yüzden kendinizi keşfedin. Dayatma, fosilleşmiş bilgilerle bir yere gelemeyiz ve mutlu olamayız. Kendinizi dinleyin, ve asla ve asla hayallerinizden vazgeçmeyin sonu ne olursa olsun. Çünkü sizi mutlu edecek olan kazandığınız büyük paralar değil, başardığınız ve başaracaklarınız ve aynı zamanda da geriye güzel ve anlamlı şeyler bırakarak göç etmektir, en azından benim hayat misyonum bu.

Yotube kanalımı arzu ederseniz abone olup takip edebilirsiniz. Sualtına meraklıysanız burda yapmış olduğum çekimler ve gelicek olan belgesel projeleride yer alıcaktır. Aşağıdaki linkten abone olup takip edebilirsiniz.

Doğada ve mavide kalmayı unutmayın.

Youtube: https://www.youtube.com/channel/UC6JbQlZ9tjIchIop-kGEUqw

İnstagram: peter_salvatore

Web Site: www.psalvatore.com

Bir sonraki yazıma kadar şimdilik hoşçakalın.

Sayfa sonrasi
Sayfa oncesi