El Kadar Bir Balık

El Kadar Bir Balık

Sipadan, Mabul ve Kapalai adalarını içerisine alan dalış gezilerimin ilkindeydi. Daha önceleri Sipadan’da dalış yapıldığı gibi konaklama da yapılıyormuş, ben o döneme yetişemedim, Kapalai’de konakladık. Rehberimiz Don Don, oldukça deneyimli bir balıkadamdı ve kendini ertesi gün dalışına mani olabilecek her şeyden koruyordu. Korunmak için bildiklerini o kadar doğal ve refleks olarak uyguluyordu ki, bulunduğu atmosfere yeni olanların dikkatini dahi çekmiyordu doğrusu. Sabahın seheri denecek saatlerde Sipadan adasındaki dalış noktalarına çok süratli botlarla giderken balıkadam elbisesi üzerindeydi ve bot hareket eder etmez başlığını takıyordu. Önceleri bir anlam verememiştim ancak sonra botun sürati dolayısıyla oluşan rüzgara, her defasında yaklaşık bir saat maruz kalınca anladım ki rüzgardan korunmak için başlık kullanıyor. Bölgenin tropik ikliminde dahi rüzgar ciddi olarak rahatsız ediyordu.

Birkaç yıl sonra tekrar gittiğim aynı bögede zaman zaman sağanak yağış da vardı ve rehberimiz gene Don Don’du. Sağanak dediysem bizdeki sağanakların yanında tufan sayılır, gök yere iniyor desem yeridir. Bazan sabah Sipadan’a botla giderken de yağmur devam ediyordu. Botun süratiyle oluşan rüzgar, her bir yağmur damlasını mermi kıvamına getirip yüzümüze hedeflediğinden, göz açamadığımız gibi yüzümüz kıpkırmızı kesiliyordu. Botta ayakta duran iki kişiden birisi botun kaptanıydı ve camın arkasında nispeten korunaklı bir durumdaydı. Diğer ayakta duran rehberimiz Don Don’du ve başında başlığı ve maskesiyle yağmurdan rahatsız olduğuna dair hiç bir belirti vermiyordu. Onu görüp örnek alan balıkadamlar maskelerini taksalar da başlıkları olmadığından yeteri kadar korunamıyorlardı. Tekne hareket eder etmez başlığını ve maskesini kuşanan Don Don’un ne yapmaya çalıştığını biraz yağmur yedikten sonra anlamıştık.

El kadar bir balık, Mehmet avadan yazıları, Sipadan da dalış, kapali resort, domuz balığı Hazır söz Sipadan Adasından açılmışken iki anımı daha anlatmadan geçmeyeyim. Her gün tekneyle ulaşılan noktalarda üç dalış yaptıktan sonra isteyen balıkadamlar hangi saatte dalmak istediklerini dalış merkezinin panosuna yazıyor ve o saatte hazır olan tüpleri alıp kuşanarak kıyıda dalış yapabiliyorlardı. Bir dalış süresi sınırı olmamakla birlikte hava karardıktan sonra dalış yasaktı. Ancak hava kararsa da devam eden dalış tamamlanabiliyordu. Dalış eşimle birlikte, Adada kaldığımız her gün akşamüstü suya giriyor, hava kararmış hatta ışıklar yanmış olduğunda sudan çıkıyorduk. Genellikle ada yerlilerinin “sunset dive” olarak adlandırdıkları dalışlardı. Dalış eşimin de benim de en fazla 15 metre civarında derinliğe indiğimiz bu dalışlar yaklaşık birbuçuk saat civarında sürüyordu. Havamız yarıya ininceye kadar bir yönde ilerliyor, havamız yarıya inince de aynı güzergahı takiben dönüyorduk.

Sanırım dördüncü gündü ve aynı şekilde daldık. Tüpümüzdeki hava yarıya ininceye kadar gördüğümüz her canlıyı fotoğraflamaya çalıştım. Hatta bazan birine konsantre olmuşken, daha iyi bir poz yakalama gayretiyle deklanşöre basarken dalış eşimin bir başka canlıyı gösteriyor olmasından, parmağım deklanşörden kalkmıyordu doğrusu. Bilenler bilir Kapalai, her noktasında farklı bir canlı ile karşılaşma olasılığınızın olduğu bir yer değildir. Her noktasında farklı bir canlıyla mutlaka karşılaşacağınız bir yerdir. Her neyse.. OK’leşip dönüşe geçtik. Ağır ağır da yükselerek resorta doğru ilerlerken havamız da giderek azalıyordu. Resortun ışıkları alacakaranlıkta görünür olduğunda 5 metre derinlikteydik ve resorta yakın olduğumuzdan doğrusu pek de bilgisayarlarımıza bakmıyorduk. Bilgisayaralarımıza son baktığımızda 20 şer bar havamız vardı.

Aniden sağ kaşımın üzerinde bir darbe hissettim. Bu ne acaba modunda bir darbe daha.. Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan maskemin çıktığını hissettim ve el yordamıyla yakaladım ancak maskemi tekrar kuşanmak yerine ilerleyerek resorta ulaşmayı yeğledim. Maskem yüzümde olmadığından ve artık karanlık çöktüğünden dalış eşimi de görme olanağı yoktu. Çakarımın ışığı yanıp sönerken etrafta dalış eşimi görmeye çalışsam da nafile. Artık tüpümdeki hava ağdalı gelmeye başlayınca havamın biteceğini anlayıp sudan çıktım. Sudan çıktığım nokta resortun ahşap merdivenlerinin önüydü ve dalış eşim merdivenin üst basamağında oturmuş bekliyordu.

Meğer bir domuz balığının ( Titan triggerfih / Balistoides viridesxens ) bölgesinden geçerken, domuz balığının saldırısına uğramışım. Dalış eşim bir tane domuz balığı dese de ben yediğim darbelerin bir balık tarafından yapılacağına inanmam, birkaç taneydi sanki... Dalış eşim domuz balığının saldırısını görmüş ancak benim başedeceğimi düşünerek zaten yeterince az olan havası nedeniyle sudan çıkmayı yeğlemiş, beni de çakarımın ışıklarıyla suyun dışından takip ediyormuş. Yok, yok kötü düşünmeyin, dalış eşimi merdivenlerde gördüğümde, tüpünü değiştirmiş, dolu tüple dalışa hazır bekliyormuş. Kaşımdaki sıyrığın dışında kalıcı bir şey yoktu, sıyrık da belli bir süre sonra kayboldu.

Bitmedi devamı var...

Ertesi gün daldığımız dalış noktasında bizim rehber Don Don da bir domuz balığı saldırısına uğradı ve yaklaşık 10 dakika kadar izledim. Hedefe kilitlenmiş domuz balığı özellikle palete saldırıyor ve her halinden deneyimli olduğu belli olan rehberimizi oldukça zor durumlara sokuyordu. Elindeki metal çubuk dahi domuz balığından kurtulmasına yetmedi. Bu arada grupta bulunan videocu balıkadamlar da bu sahneyi çekmişler, akşam tekrar tekrar seyretmiştik. Tabii ben rehberimizin domuz balığı saldırısına uğradığını görene kadar el kadar domuz balığının bana saldırdığını kimselere söyleyememiştim. Aynı şey rehberin de başına gelince kasıla kasıla anlattım valla. Sonra konuştuğumuz Don Don, bölgedeki köpekbalıklarının zararsız olmasına rağmen domuz balıklarının bazen tehlikeli olabildiğini söylemişti. Ne alaka demezseniz Sipadan’dan Kızıldeniz’e, Saint John bölgesine geçelim.

el kadar bir balık, domuz balığı, Mehmet avadan yazıları, domuz balığı, Sipadan da dalış yapmak, kapalaide konaklamak Kızıldeniz’in St John bölgesindeki dalışlarımızın son günüydü. Tekne konaklamalı bir tura katılmıştım. Bir dalış noktasına demirleyen teknemizin hemen yanıbaşında gene bir dalış teknesi demirlemişti. Uzatmayayım, suya girdik ve dalışımızı tamamlayıp tekneyi görebileceğimiz bir mesafede, duvara yakın konumda güvenlik beklemesi yaparken bir domuz balığı ile karşılaştım. Deneyim böyle birşey, hemen gardımı aldım. Ancak domuz balığı pek oralı olmamış gibi uzaklaşırken dönüverdi ve süratle bana yönelip paletimi yakaladı. Ne yaptımsa bırakmadı. Deneyimliyim ya, hemen diğer paletimi çıkardım ve paletime dişlerini geçirmiş domuz balığına vurmaya çalıştım. Çalıştım çabaladım ama ekleştirmeyi bir türlü beceremedim. Her seferinde ıskaladım yani. Balık inatçıydı, gitmiyordu. Tam palet savaşına girmişken omuzuma dokunan bir yabancı balıkadam elleriyle yapma, yapma şeklide işaret ediyordu. Belli ki hatun henüz domuz balığıyla tanışmamış, yaptığımın vahşice bir şey olduğundan emin. İçimden sen bunun ne olduğunu bir bilsen böyle yapmazsın falan... Neyse ben balıkadam hatuna aldırış etmeden işime devam ettiysem de nafile. Tam bu sırada mucize de denilebilecek bir şey oldu. Domuz balığı beni bıraktı ve gitti balıkadam hatunun palet kayışına yapıştı. O pas rengindeki kirli dişleri o zaman yakından gören hatun donup kaldı. Diğer balıkadamlar ona yardıma geldiler. Ben zaten güvenlik beklemesini çoktan bitirmiş olduğumdan yukarı çıktım. Sonra diğer teknenin rehberinden öğrendiğime göre balıkadam hatuna yeni bir palet kayışı gerekmiş, o kadar. Hasarın hepsi bir palet kayışıymış çok şükür.

Laf lafı açtı madem devam edeyim. Kapalai dediğin kazıklar üzerinde inşa edilmiş bir platform aslında. Platformun üzerinde her yıl sayısı artan bungalowlar var, bir dalış merkezi var ve bir de büyükçe bir restaurant. Restaurant’da kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri yeniyor, açık büfe şeklinde. Yemekler doyurucu, yeteri kadar çeşit söz konusu. Öğle yemekleri tenha oluyor çünkü dalışa giden gruplar farklı saatlerde dönüyor. Sanırım ilk dönen gruptaydım ve dalış eşimle birlikte restaurant’a gittiğimde kimsecikler yoktu. Yemeklerimi aldığımda biraz ilerde konumlanmış sos bankosuna da uğramıştım. Sosların üzerinde isimleri yazıyor ama yakın gözlüğüm yanımda olmadığından, acı olduğuna inandığım kırmızı renkli bir sosu denemeye karar verdim. Tabağıma bolca doldururken omuzuma dokunan çekik gözlü bir hatun “Very hot!, very hot!” şeklinde uyardı. Uyardı ama ben Adanalıyım ya “hot ne ola ki bacım?” ya da “hot Adanalıya naapar?” modunda olduğumdan... Neyse dalış eşimle bir masa seçip oturduk ve içecek almaya gidip döndüğümde gördüm ki oturduğumuz masanın hemen yanındaki masaya da, beni cepheden görecek şekilde beni ikaz eden çekik gözlü oturmuş. Sanki koca restaurant’da masa kalmamış...

Sosu güzelce tabağımdakilere dağıtarak ilk lokmamı aldım. İkinci lokmamı da alacaktım ama bir anda gözlerimden yaşlar gelmeye başladı. Gözümü her sildiğimde, burnumu her çektiğimde ağzımda giderek artan bir ateş/acı karışımı bir tat ve karşımda gülmemek için kendini zor tutan çekik gözlü. Sonuçta Adanalıyım, öyle acıya ya da çekik gözlü bacıya pabuç bırakacak değilim. Yemeğin tam yarısına geldiğimde artık gözlerimden yaş falan gelmez oldu, göz pınarlarım kurumuştu. Ağzımdaki acı/ateş tadı artık dilimin yerinde olup olmadığından şüphelenmeme neden oluyordu. Çekik gözlü sanırım tatlı almak için masadan kalkar kalmaz hemen ben de kalktım ve odama gidip dolaptaki içecek olarak ne varsa... Ama kesmedi, gece boyu birkaç şişe suyu daha içmiştim.

İyi dalışlar,

Yazı: Mehmet Avadan

Sualtı Dünyam

2017 © Copyright by Peter Salvatore